"Biz bir aileyiz ama maaş günü üvey evladımsın"
Utanmıyorlar.
Bir çalışanı asgari ücretin altında çalıştırmaya utanmıyorlar!
Sigortasız çalıştırmaya utanmıyorlar!
Öğle yemeğini bile çok görüp üstüne mesai yazmaya utanmıyorlar!
2026 yılında dokuz saatlik emeğe 750 lira teklif etmeye utanmıyorlar!
Yetmiyor; sendika, asgari ücret, iş kanunu “bizi ilgilendirmiyor” deme cüretini gösterebiliyorlar!
Ve sonra dönüp diyorlar ki:
"Kimse çalışmak istemiyor"
HAYIR!
Kimse sömürülmek istemiyor!
Kimse güvencesizliğin, belirsizliğin, ay sonunu getirememe korkusunun normalleştirilmesini kabul etmek zorunda değil.
Kim bunlar?
Hep anlatılan o “gariban küçük esnaf” hikâyesinin arkasına saklanan, kendi ayakta kalma maliyetini doğrudan işçinin hayatına yıkan kafe işletmeleri, küçük dükkân sahipleri, zincir olmayan ama zincirden daha acımasız davranabilen minik patronlar.
Sabahın köründe müşteri yokken bile “dükkânda dikil” diyenler…
Akşam son otobüs geçtikten sonra çıkmanı isteyenler…
Vardiyayı, hayatımızın tek gerçeğiymiş gibi pazarlayanlar…
Ama menüye gelince bir fincan kahveyi 200–250 liraya koyarken hiçbir ekonomik krizden söz etmeyenler!
Maliyet artıyor diyorlar.
Evet, artıyor.
Ama bu maliyet neden hep işçinin sırtına bindiriliyor?
Neden çözüm hep “daha uzun çalış, 100 lira fazla al, ses çıkarma” oluyor?
Çünkü bu düzende en ucuz şey emek. Çünkü işsizlik, yoksulluk ve öğrencilerin çaresizliği patron için bir avantaja çevriliyor.Özellikle öğrenciler "harçlığını çıkarsın" denilerek sigortasız, güvencesiz şekilde çalıştırılan, fazla mesaiye itiraz edemeyen, hakkını istediğinde “çok biliyorsun” diye kapı gösterilen gençler… İşletmelerin ayakta kalma planı, gençliğin güvencesizliği üzerine kurulmuş durumda.
Bu bir tesadüf değil.
Bu bilinçli bir tercih.
Ucuz, örgütsüz, ses çıkaramayan işgücü yaratma politikası.
Sonra da utanmadan sendikaya burun kıvırıyorlar. "Asgari ücret, iş kanunu biz, bağlamaz" diyorlar.
İş kanunu sanki tavsiye metniymiş gibi davranıyorlar. BEN UTANIYORUM ONLAR UTANMIYORLAR!
Oysa küçük işletme olmak, işçi haklarını çiğneme ruhsatı değildir. Zarar ediyorsan, işçi sömürerek ayakta kalamazsın. Ayakta kalmanın bedelini çalışan ödüyorsa, o işletme ekonomik değil, ahlaki olarak da iflas etmiştir. Ama mesele sadece bireysel kötü patronlar değil. Bu düzen, küçük patronu da büyük patronun dişlileri arasına sıkıştırıyor; küçük patron da ayakta kalabilmek için aşağıya, yani işçiye basıyor.
Ve böylece sömürü zinciri aşağı doğru akıyor.
Sermaye büyük olunca holding oluyor, küçük olunca “mahalle esnafı” romantizmiyle aklanıyor. Ama işçinin cebinden çalınan para, patronun tabelasının kaç harfli olduğuna bakmıyor.
Bir yanda “aile ortamı” diyen patron, öte yanda aile ortamında sigortasız bırakılan işçi. Bir yanda “hepimiz fedakârlık yapıyoruz” ya da "zamanında ben de el kapısında çalıştım" diyen işletme sahibi, öte yanda ay sonunda kirasını nasıl ödeyeceğini düşünen işçi.
Fedakârlık her zaman aşağıdan isteniyor.
Yukarıdan değil.
Sonra da çıkıp ahkâm kesiyorlar
"Bu gençler iş beğenmiyor, peh"
Beğenmemek değil bu.
İnsan gibi yaşamak istemek.
İnsan gibi çalışmak,
insan gibi ücret almak,
insan gibi dinlenebilmek istemek.
Bu ülkede sorun gençlerin tembelliği değil. Sorun emeğin bu kadar ucuz, hayatın bu kadar pahalı olması. Sorun yasal hakların kâğıt üzerinde kalması, denetimin olmaması, cezasızlığın normalleşmesi. Ve evet, bunu açık açık söylemek gerekiyor. Sömürü sadece büyük şirketlerde değil. En küçük kârın peşinde koşarken insan onurunu ezmeyi normalleştiren her işletmede var.
Kahvenin köpüğü kabarık olabilir, ama altında ezilen emek görünmez değildir. Ben görüyorum. Sokakta, tezgâh arkasında, kasada, mutfakta görüyorum.
Ve artık şunu da biliyorum; Bu düzen değişmeden, işçi yan yana gelmeden, haklar talep edilmeden hiçbir şey “kendiliğinden” düzelmeyecek. Hiçkimse "bak bu senin hakkın diyerek o hakları sana altın tepside sunmayacak.
O yüzden mesele sadece küçük, butik bir kafe, bir vardiya, bir maaş değil. Mesele hangi sınıfın bedel ödediği, hangi sınıfın kazandığıdır. Ve bunun ne uğruna olduğudur.
Hiçbir vatandaşın bu bedeli daha fazla sessizce ödemeyeceği bir dünyada görüşmek ümidiyle hoşça kalın...
Esra Nur ÇAY
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.